"Bu senin sorunun".
Bir tartışmanın ortasında duyduğun o cümle var ya, bu senin sorunun diyen. Bazen seni dondurur. Bazen de haklı mı acaba, diye düşünmeye başlarsın kendi kendine. O cümle aslında çok şey anlatıyor, hem onu söyleyen kişi hakkında hem de o anda ilişkide ne olduğu hakkında. Üstelik o an geçip gittikten sonra bile kafanda dönmeye devam ediyor. Yanlış mı hissettim, fazla mı yüklendim, abartıyor muyum diye.
Sınır mı, sorumluluktan kaçış mı?
Cevap bağlama göre değişiyor ve ikisini ayırt etmek gerçekten önemli. Diyelim ki biri, partnerinin her gece aranmasını beklemesine "bu senin ihtiyacın, ben bunu karşılamak zorunda değilim" dedi. Bu bir sınır. Haksız da sayılmaz. Kişi kendi kapasitesini ve alanını tanımlıyor, bu meşru.
Ama o cümle farklı bir bağlamda geliyorsa mesele değişiyor. Sen bir şeyden incindin, bunu dile getirdin ve karşındaki "bu senin aşırı hassasiyetin, benim sorunum değil" dedi. Burada sınır koyma yok. Ortada gerçek bir etki varken o etki görmezden gelinmiş oluyor. Sorun sana iade ediliyor.
Pratik olarak ayırt etmek için şuna bakabilirsin: O cümle senin bir ihtiyacına mı denk geliyor, yoksa senin hissettiğin bir etkiye mi? "Ben şundan etkilendim" derken bu senin sorunun lafını duyuyorsan, orada bir sorumluluk reddi var. "Sen şunu yapmalısın" derken duyuyorsan, gerçekten sınır olabilir.
Somutlaştırmak gerekirse şöyle düşün: Merve, Kerem'in arkadaşlarıyla buluştuğu akşamlar kendisini dışlanmış hissettiğini söylüyor. Kerem "bu senin güvensizlik sorunun, benim sosyal hayatımı yaşamam gerekiyor" diye yanıt veriyor. Eğer Merve gerçekten Kerem'in dışarı çıkmasını yasaklamaya çalışıyorsa bu bir sınır konuşması. Ama Merve sadece o gecelerde kendini yalnız hissettiğini ve bunu paylaşmak istediğini söylüyorsa, Kerem'in cevabı konuyu kapatmak için kullanılmış bir cümle. Aradaki fark niyette değil, etkide.

Burada ince ama önemli bir ayrım daha var: Sınır koyan kişi genellikle bir şey önermez ya da alternatif sunmaz, sadece neyi yapamayacağını söyler ve bu yeterlidir. Sorumluluktan kaçan kişi ise o cümleyle birlikte konuyu tamamen sona erdirmeye çalışır; ne empati kurar ne de ortak bir zemin arar. Yani o cümlenin arkasından gelen sessizlik ya da savunma, sana bağlamı çözmek için iyi bir ipucu verir.
Tartışma bitiyor ama sorun bitmiyor
Çoğu çiftte şöyle bir döngü var: Konu açılıyor, "bu senin sorunun" deniyor, tartışma kapanıyor ama sorun hala orada duruyor. Bir hafta sonra aynı konu yeniden geliyor. Aynı cümle yeniden kuruluyor. Çünkü o cümle tartışmayı çözmüyor, sadece bitiriyor.
O cümleyle aslında masa kapatılıyor. Bir sonraki adım yok, ortak bir çözüm yok, sadece kapı kapanıyor. Bu kısa vadede çatışmayı önlüyor ama uzun vadede sen o konuyu açmaktan vazgeçiyorsun. Açmak yorucu çünkü sonuç hep aynı. Zamanla söylesem de bir şey değişmeyecek duygusu yerleşiyor ve daha az şey paylaşmaya başlıyorsun.
İlişkide artık konuşmaktan vazgeçmek
Bu döngünün sinsi tarafı şu: Bir süre sonra sen de kendini o cümleyle susturmaya başlıyorsun. Konuyu açmadan önce içinden zaten "bu senin sorunun" lafını duyar gibi oluyorsun ve vazgeçiyorsun. Yani o cümle artık karşındakinin ağzından çıkmak zorunda bile kalmıyor; sen kendi kendini susturmuş oluyorsun. Bu noktaya gelindiğinde ilişkide paylaşılan alan ciddi ölçüde küçülmüş demektir.
Mesela Selin ve Burak'ı düşün. Selin, Burak'ın toplantılardan geç çıktığı günlerde önceden haber vermediğinden şikayet ediyor. Burak her seferinde "sen neden bu kadar planlamaya takılıyorsun, bu senin kontrol ihtiyacın" deyip konuyu kapatıyor. Selin bir süre sonra artık o konuyu hiç açmıyor; ama içten içe biriken his giderek büyüyor. Dışarıdan bakıldığında hiç kavga etmiyorlar gibi görünüyor. Oysa Selin sadece sormaktan vazgeçmiş. Sessizlik çözüm değil, birikmiş bir yük haline geliyor.
Sorun hep sende bulunuyorsa
Bir ya da iki kez bu cümleyi duymak ayrı şey, bunu bir örüntü olarak yaşamak ayrı. Örüntü şöyle görünüyor: Hangi konuyu açsan, nasıl açsan, ne zaman açsan hep aynı kapıya çıkıyorsun. Aşırı düşünüyorsun, çok istiyorsun, çok hassassın. Bu noktada tek bir konuşmadan değil, ilişkideki genel bir dinamikten bahsediyoruz.

Bu örüntüde genellikle şunları fark edebilirsin:
- Konuyu açmadan önce nasıl açacağını uzun süre planlıyorsun çünkü yanlış anlaşılmaktan çekiniyorsun.
- Tartışma bittikten sonra partnerinin davranışını değil, kendi tepkini sorgulamaya başlıyorsun.
- Zamanla daha az şey paylaşır hale geliyorsun çünkü paylaştığında sorun sana dönüyor.
- Bazı konuları artık hiç açmıyorsun, içinden geçirip bırakıyorsun.
Bu işaretler varsa mesele sadece o cümle değil. Mesele, ilişkide kimin perspektifinin geçerli sayıldığı. Bir tarafın hissi ve ihtiyacı sürekli geçersiz kılınıyorsa, konuşma dengesi bozulmuş demektir.
Burada şunu da eklemek gerek: Bazen bu örüntü kötü niyetten değil, bir alışkanlıktan kaynaklanıyor. Karşındaki kişi belki kendi büyüdüğü ortamda duygular hiç konuşulmadığı için bu cümleyi bir savunma refleksi olarak kullanıyor. Bu onu haklı kılmıyor ama neden böyle davrandığını anlamak, o konuşmayı nasıl açacağın konusunda sana biraz daha zemin sağlıyor.
Bir de şunu göz önünde bulundurmak gerekiyor: Sürekli sorunun sende olduğunu duymak, zamanla kişinin kendi algısını da etkiliyor. Belki gerçekten çok mu hassasım, belki ben mi yanlış bekliyorum diye düşünmeye başlıyorsun. Bu kendini sorgulama bir noktaya kadar sağlıklı olsa da her seferinde aynı yere varıyorsa, yani hep sen hata yapıyorsan, bu tablo artık sağlıklı bir ilişki dinamiğini değil, süregelen bir dengesizliği işaret ediyor olabilir.
Farklı bir soru sormak
Bu cümlenin sık sık duyulduğu ilişkilerde genellikle şöyle bir şey oluyor: Bir taraf daha çok anlatmaya, daha çok açıklamaya çalışıyor. Diğeri bu senin sorunun diyerek o alanı kapatıyor. Her tekrarda aradaki mesafe biraz daha büyüyor.
O cümleyi duyduğunda tartışmayı orada bırakmak yerine farklı bir soru sorabilirsin: "Tamam, belki bu benim hissim. Ama sen bu konuda ne düşünüyorsun?" Bu soru, karşındakini de konuşmaya davet ediyor. Karşındaki hala kaçıyorsa, bu da bir bilgi. O kişinin o konuyu hiç konuşmak istemediğini görmüş oluyorsun.

Eğer konuşma alanı sürekli daralıyorsa, asıl konuşulması gereken tek tek meseleler değil, bu ilişkide nasıl konuştuğunuz. Bunu tartışma anında değil sakin bir zamanda dile getirmek daha işe yarıyor. "Fark ettim ki bir şey anlattığımda çoğu zaman sorun bende bulunuyor, bu beni nasıl etkiliyor seninle konuşmak istiyorum" gibi. Bu bir suçlama değil, bir gözlem. Ve karşındakinin buna nasıl cevap verdiği sana çok şey anlatır.
İlişkinin işleyişini sorgulamak
Bazen bu konuşmayı açmak, meselenin kendisini konuşmaktan daha zor geliyor. Çünkü doğrudan ilişkinin işleyişini sorgulamak, her iki taraf için de savunmacı bir tepki yaratabilir. Ama bu konuşmayı ertelemek de çözüm değil. Uzun vadede hangi konuları açıp açamayacağını bilen, birbirini duyabilen iki kişi arasında çok daha sağlam bir zemin oluşuyor. O zemin olmadan ilişki yüzeysel bir uyuma dönüşüyor; kavgasız ama gerçek temasın da olmadığı bir birlikteliğe.
"Bu senin sorunun" cümlesi bağlama göre hem meşru bir sınır hem de sorumluluktan kaçmanın kılığı olabilir. İkisini ayırt eden şey tekrar. Bir kez duyuyorsan dur ve bağlamına bak. Her seferinde duyuyorsan, o zaman asıl soru o cümlenin ilişkide ne işe yaradığıdır. Ve bu soruyu yalnızca kendin için değil, ilişkinin gidişatı için de sormaya değer.